SANA TUTSAK BU GÖNLÜM
HAKKIMDA
Irak ülkesinin umutlarına, ırak düşen çocuklarına benziyor sana ırak’lığım. Gittiğim her sen Felluce, döndüğüm her ben Bağdat.Yıkılırken tapınak sütunları yeryüzünün üstüne bir elem dolaşıyor dilime: Saçların karda yıkanırken soğuk ülkelerin ayazına yaslıyorsun ömrünü. Kibrit kutularına yığılan bungunsuz yangınların islenişini çekiyorum ciğerlerime. Sana şiir olmak için katlediyorum bütün şairlerin şah damar şiirlerini. sahi ömrünün en dalgın an’ında zifiri aşk şiirlerde kaybolan hüzün kimin? Kabil’in damarlarından emdim zehri. Habil yok sayıldı kavim tutanaklarında. İnsandım ilk hâlim kadar. Ben sende kimliğimi kaybettim. Oysa seni en iyi yokluğun anlatıyor o som sessizlikte yanlızım sensizim Dağ çiçeğim...

ANA MENÜ



SON YAZILARIM
KATEGORİLERİM
BAĞLANTILARIM
Google RSS www.kerzan.blogcu.com



ARKADAŞLARIM
FEEDJİT
ANKET
BAŞLIK
KODLARI
BLOGCUYA UYARLAMA
Credits
Template by Ande graphic
Ande
Blog Host by Splinder

9/6/2009 - GÖNÜL PENCERESİNDEN BAKABİLMEK [Bu yazıyı izle]

Kategori: Edebiyat_ oyku
Toprağın ısınışıyla birlikte, buram, buram buhar olup göğe yükseliyor kışın karlı günleri, zemherinin hediyesi ile birlikte. Leylekler dönüyor, kanat çırpıyor, solucanlar bir anlık heves uğruna kurban kuşların kursağına. Sular daha çok ve hızlı akıyor. Dağlar sırtındaki yükü atıyor, eritiyor, sis, duman memleket topraklarında tur atıyor..Otlar, çayır, çimen, toprağın üzerinde yer kapma yarışında. Kalbin daha da hızlı atıyor. Memleket sevdası yarışı başlıyor. Kavuşma sızısı..

       Toprağın ısınışıyla birlikte,

buram, buram buhar olup göğe yükseliyor kışın karlı günleri, zemherinin hediyesi ile birlikte. Leylekler dönüyor, kanat çırpıyor, solucanlar bir anlık heves uğruna kurban kuşların kursağına.  Sular daha çok ve hızlı akıyor. Dağlar sırtındaki yükü atıyor, eritiyor, sis, duman memleket topraklarında tur atıyor..Otlar, çayır, çimen, toprağın üzerinde yer kapma yarışında. Kalbin daha da hızlı atıyor. Memleket sevdası yarışı başlıyor. Kavuşma sızısı..

 

En içten gelen yakarışla, sevdalı bir bakışla,  insanoğlunun gönül penceresinden bahara hediyesini sunuyor..

   Bir mektup geliyor..Çok eskilerden..Kargacık, burgacık harfler olması gereken yerin dışında duruyor..Yanlış okunmaya zemin hazırlasa da, anlıyor okumasını bildikçe okumasını bilen..Okurken yerlerine oturtuyor onları, yaramaz olduklarını bildikçe, okuduklarına da yanlış okumuyor düzeltiyor okurken, biliyor ki o gönül penceresinden bakıyor. Dedelerimizin küçükken başımızı okşayarak “oku hele..atlamadan” dediği gibi..Bizler şimdi onların yerini aldıkta ne oldu..Bizim onlara okuduğumuz kadar bize de okuyanları bulamadık. Kabahatliyiz..Gönül penceresinden bakarak okumasını öğretemedik.

   Zarfın zamkı bile tutmuyor..Dudaklarımız kuruyor..Islatmak kafi gelmiyor..Pulun üzerindeki resme takılıyor gözümüz..Takılmaz olsun..Gençlik yılları geliyor aklıma..Utangaç, sıkılgan, pısırık, küskün, solgun, somurtkan…Kapris bakmamak için kendimize, bakıyor dememek için bir başkasına,  yolu değiştirmek bir günde..Başka yoldan gitmek, görmemek en sevdiğin arkadaşına hissettirmek için hatasını..

   Ey büyümek istemeyen insan..Ne vardı o zamanlarda büyüseydin şimdikinden biraz daha az..Anlasaydın. Sen terk ettikçe kendini, aslında terk edenler bedeninde sırada bekliyorlardı..Saçlar, dişler..hepsi sıradaydılar..nerden bilirdin ki onlarında zamanla seni terk edeceğini yerini protezlerin alacağını…Ya kulaklarının daha da ağır işiteceğini, yakını artık fazla görmek istemeyeceğini gözlerinin..Bilseydin böyle yapar mıydın?

   Yapmazdın elbet ama doğanın kanunu bu..Yapıların bile miadı var. Yoruluyor, tükeniyor, aşınıyor, bitiyor. Bedende yoruldukça tükeniyor. Her insan tadacak çoğu zaman istemediklerini bir gün ve en sonunda da ölümü..

   Dinlemek değil hep salt kendini..Büyüklerini dinlemeli, anlamalı ne dediklerini…Sonra atmalı adımını yavaş, yavaş koşmalı yorulmadan dinlenmemeli hep.

  Gönül penceresinin açılışına vesile olsun bahar..İnsan sevdikçe gönül penceresinden doğar içeri nice güneşler. Gençlik hayal olur derler..Olsun ne çıkar..Yaşanılan en güzel anılar, bizlerle birlikte hatırladıkça coşar..Aşar yürek her şeyi aşar..İnsanoğlu gönül penceresinden baktıkça, anlamakta zorlandığı bir çok manevi değerleri bir çırpıda hemen anlar..

  Gönül penceresinden bakmasını bilen dostlara, bir bahar gününden sevgi ve saygılar..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/5/2009 - Vakt-i Hazan

Kategori: Edebiyat_ oyku


…Kim bilir belki de sonbaharla dökülen son iç döküştür?…

Hazan vurgunu düşler hazanla can bulurken ve ölü bir ruh hazanla dirilirken…

Münhani beden, müzmin ruh, melûl gözler ve naif bir beden… Son baharımdan kalacaksa hatırda bir şey… Ve kaç hatıra düşeceksem hatrına sözlerimin…

Kaç hazan nâmesi dinledi ruhum ve kaç hazan bestesi dolandı dilime… İftirakla harap gönlüme kaç hazan düşü can verdi? Son hazanda kurduğum düş kaç kez canımı aldı?… Ve bir yağmur ancak bu kadar can yakardı…

Pencereden düşen son nazarlar mıdır?... Var mıdır nasipte bir daha  kavuşmak hazana?...Düşünür titrerim… Ömürümün terennümü hazan son baharım olsun dilerim…

Kefaret  olur mu şerha şerha olmuş ruhumun bir hazan yağmurunda halecanı? Telafisi var mıdır yokluğunun ve boşluğunu ne doldurur?... Kefaret olur mu gözyaşlarımız birlikte günahlarımıza?... Şafak vakti yakarışlarımız affımız olur mu?... Ve olur mu bir ağyar merhem yaralarımıza?...

Kim bilir belki de  son baharımdır sevgili!... Gözlerine düşen son nazarımdır, son gülüşüm belki, belki de son kez dolmuştur gözlerim gözlerinde…

Hatrına gözlerinin gözlerimi ağyara mühürledim…  Ve bir hazan vakti gönlüne sürgün edildim…

Ya alsın bu hazan beni ya koysun ömrüme seni… Dilerim… Binbir güzel ismi hatrına, siyah örtü, yedi kandil hatrına böylece dilerim…

İsminin güzelliğini dinlerim tan vaktinde, her şafak sanatını izlerim… Seni düşünür titrerim… Bülbül olur inlerim… Kim bilir daha kaç hazan göreceğim ya da bu son baharım gideceğim…

Yaprağın kaderi düşmekmiş her nefs için ibretmiş… Gören göze anlayan gönle nimetmiş…

Yürürüm sarı yapraklar üstünde sararmış çehremle… Aklımdasın sevgili!... Bir yağmur damlasıyla elimdesin, gözyaşımla gözümdesin her şeyden öte özümdesin… İşte yazdım sözümdesin…

Böylece daha kaç şafak arayacak gözlerim seni… Yağmuruyla hazanın kaç gözyaşı boşalacak ve ruhum kaç kez bir yaprakla aynı kaderi yaşayacak… Hasretinle dolanırken daha kaç yağmur boşalacak üstüme ben kaç bahar yaşacağım seninle?... Yaprağın kaderi düşmekmiş sevgili…

Naif bedenim rüzgârında hazanın… Yangınımdan hissetmiyorum sevgili… Yaprak olup savruluyorum ve eziliyorum ayaklar altında kaç kez aldırmıyorum…

Yürüyorum… Sarardım hazanla soluyorum… Ayaklarımın altında kalan her yaprakla sanki bende can veriyorum. Bir rüzgârla irkiliyorum… Aldırmıyorum… Gökkubbe ağlıyor ben ağlıyorum… Bu nefha ısıtır beni nemnâk bir sokağın kehkeşanı altında… Üşümüyorum…

Yaprağın kaderi düşmekmiş sevgili ve demiş ya şair:

Gam mı sonbaharda sararacak yapraklar

Nasılsa her mahlûk kendi hazânında cân verir(Vedat Ali TOK)

 
Sararsam gam mı sakın üzülme sevgili! Ben gözlerin hatrına mühürlü ve bir hazanla sürgünüm sana… Bu nefha üşütmez beni… Yaprağın kaderi düşmekmiş sevgili… Unutma diyemem ama ne olur bir hazanla hatırla beni…

Yaprağın kaderi düşmekmiş sevgili…

ŞaFaK
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



25/4/2009 - Tanıdık Bir Acı

Kategori: Edebiyat_ oyku

Seni sevmekle nefret etmek arasında gidip geliyor tüm hislerim. *Bir insanı sevmek ve nefret etmek gibi taşınması zor; bedeli ağır iki duyguyu barındırıyorum iliklerimde*. Ama buna rağmen; sana kendimi anlatan yazılar yazıyorum. Ben kimseye tanıtmadım kendimi bugüne kadar, kimse bilmesin istedim zayıf yanlarımı, ben kimseye anlat(a)madım acılarımı.
Ama neden sana anlatıyorum korkularımı, neden sana anlatıyorum fırtınalarımı bilmiyorum.
Yazmak istediğim ve sözcüklere dökemediğim hançer yarası duygularım var hala kalbimde.
O duygular gözyaşı demektir bana ve sadece sen bil istedim.
İlk defa kağıtlara dökülebilen gözyaşlarımı anlattım sana, anlaşılabilmek dileğiyle.
Tanıdık bir acıda daha rastlıyorum sana. Yıldızları seyreder gibi seyrediyorum seni .
İlahım yapıyorum. Tanrı mucizesi kabul ediyorum seni.
Seninle birlikte yeşeriyor filizlerim, seninle oluyor tüm hayallerim.
Artık gel nolursun diye yalvaran cümleler kurmadan yazıyorum şiirlerimi, yazılarımı.
Çünkü sen artık gelmişsin.
Bir aşkın acısını tüketemeden henüz, seni karşımda buluyorum.
Tüm yalvarışlarımı duyan; hesaplaşılamayan sevgili değil, sadece sensin.
Sadece sen duyuyorsun çaresiz çığlıklarımı.
Çünkü sen geliyorsun.
Ve hiç gitmeyecekmişsin gibi seviyorum seni.
Aslında tüm yanılgılarda her sevilenin hep kalacağını sanmam da değil mi zaten?
Tüm düş kırıklıklarım birinin her şeyi olabilmek için çıktığım, karşımdakini esir almaya, değiştirmeye çabaladığım yolun ortasında kala kaldığım zaman olmuyor mu?
Bu yolculuk her şeyden hiçe taşımıyor mu beni?
Ve bir martı çığlında bir bıçak saplanıyor sol göğsüme. Tüm pembe bulutlar dağılıyor üzerimden.
Sonra günü geldiğinde seninde gideceğini anlıyorum. O gün hayatıma en uzak gün olsun istiyorum. Bana bu mucizeyi -seni- veren Tanrıma gizli gizli yalvarıyorum: Hayatım boyunca beni onun yanından ayırma diye.
Yalvarıyorum.
Korkuyorum. Kaybetme korkusu hücrelerimde.
Telaşım geç kalmamak için hiç yetişemediklerime.
Dudağımda son öpüşün. Ruhumda son kılıç izin...
Ve korkuyorum. Özgürlük uğruna ölebilecek beni, korku esir alıyor.
Yok oluyorum bu esarette.Benim bile anlam veremediğim başka birine dönüşüyorum.
Aynaya bakınca gülümseyemiyorum bu yabancı kişiye.
Kendime yabancılaşıyorum.
Sonunda sen isyan ediyorsun bu yabancılığa.
Bu isyan dejavu yaşadığımı hissettiriyor bana. Çünkü tanıdık bir acıda daha rastlıyorum sana.
Aynı yanılgılara düşmüş olmak, aynı sonuçlara ulaşmak; yani aşkı hiç beceremiyor olmak kanıma dokunuyor.
Bir aşkın acısını tüketemeden henüz, başka bir aşkın acısını üretiyorum her zaman.
Ama bu sefer bir isyan çıkarıyorum içimde.
İsyanım tüm korkularıma.
Bu isyan,
bu savaş farklı diğerlerinden.
Galip olan belli çünkü.
Yenen ben; yenilen ise tüm kaybedilenler....

*Ahmet Altan*

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



17/4/2009 - Affet Babacığım

Kategori: Edebiyat_ oyku
Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->